Kafan çok güzelmiş canım, güle güle kullan.

"Neyin kafasındasın?" diye soruyorum bazen kendi kendime. "Niye bu kadar saçmalamak için çabalıyorsun? Neden ki bu kadar can sıkıntın?"

"Rahat bırak beni." diye cevap veriyorum sonra. "Bak, seni meşgul tutuyorum."

Sıkça kendi kendime konuşuyorum. Yüksek sesle de konuşuyorum. Kendi kendine konuşanlara deli denir klişesine inanmıyorum. Kimse yokken yanımda konuşuyorum. Bazen kimse varken de konuşuyorum. Bazen kimse var oluyor, nasıl var olduğuna şaşıyorum. "Kimsesin sen", diyorum.

"Ding an sich gibi bir şeyim." diyor o da bana. Bakıyorum bakıyorum. Göremiyorum sanki. Var olduğunu da bilmiyorum da, kimse "ben geldim" diyor. "Nasıl?", diyorum ,"kimse yok ki?" "Aman sana ne, kimse kim." diyor o da.

Neyin kafasındayım bilmiyorum.

Ama güzel bir kafam var. Güle güle kullanıyorum.

Recent Tweets @kirpiagaci

Bilgisayarın ve internetin evimize ilk ne zaman girdiğini pek hatırlamıyorum. Zaten çocukluğuma dair çok fazla şeyi hatırlıyor değilim. Ama eve internetin girdiği ilk zamanlarda neler yaptığımı hatırlıyorum.

Evde küçük oda diye adlandırdığımız bir oda vardı; 1,5 taş çatlasa 2 metrekare bir alan. Bir yatak vardı, yatağın tepesinde de bir kitaplık. Tam onun yanına da bilgisayarı koymuştu bizimkiler. Göt kadar bir yerdi yani. Bir de her türlü ıvır zıvırı da orada tutardık, içeri sığmak zordu. Penceresi yoktu. Karanlık olurdu hep içerisi.

Bilgisayara erişmek için kutunun içine girer gibiydi, başka bir alem, başka bir dünya.

İlkokul zamanlarımdı. Annem çalıştığı için bakıcım oldu hep. Şimdi gelseler hatırlar mıyım bilmiyorum. Ama çok severdim hepsini o zamanlar, hep iyi insanlara denk geldim.

Neyse çok da özenirdim ben bunlara. İlk bakıcım namaz kılardı mesela. Ben de onun yanına kurulup hareketlerini taklit etmeye çalışırdım. O zamanlar 6-7 yaşlarındayım.

Bir tanesiyle çok pembe dizi izlerdik. Okulda da kızlar arasında çok popülerdi bu pembe diziler. Marimar vardı, Rosalinda vardı. Hep izledik bunları bakıcımla beraber.

Düşünce akışı geri geri gidiyor şu an ama, az önce reklamlarda bir şarkı duydum, Thalia’nın da şarkıyı bir albümünde okuduğunu hatırladım. Oradan buralara geldim. İşte bu Marimar’da Rosalinda’da hep Thalia oynuyordu.

Şimdi fark ediyorum da, ben bu kadına aşıkmışım lan.

İnternetle ilk tanışma olaylarıma dönmem de bu yüzden zaten. Bu kadının fotoğraflarını basar basar, defterlere falan yapıştırırdım o zamanlar.

Manyaktım lan. Bakar bakar içlenirdim. Kadının her bokunu bilirdim. Muhtemelen o sıralar internette var olan bütün fotoğraf ve bilgilerinden haberdardım. Bel çevresinin 50 cm olduğu gibi bir bilgiyi haizdim ki, akıllara zarar. Ha bu kadar şeyi biliyorum da, adının Thalía diye yazıldığını bilmiyor muyum, biliyorum elbet. Üşeniyorum sadece öyle yazmaya. Bir de kendisi yanlış hatırlamıyorsam o í’yi kalpli atıyordu imza olaraktan.

İngilizce öğrenme olayım da, sırf şarkılarında ne dediğini anlamak için falandı. Hakkında yazılmış, internetten bulduğum yazıları okumaya falan şevk ederdim.

Aldığım ilk yabancı albüm (kaset derdik biz o zamanlar) ya bunun albümü, ya da Spice Girls’ündü. Emin değilim. Spice Girls’ün albümü de kayıp zannedersem. Diğerleri duruyordu da, attık mı n’aptık en son.

(Temsili Thalia - Güzel kadın esasen lan.)

Bunlar aklıma geldi böyle.

Bir de internette okey oynardık hep. Annem, babam, müptela olmuştuk. Superonline’ın oyun şeysi vardı o zamanlar. Sürekli orada takılıyordum filan.

Öyle ya.

Sıkıldım, aklıma geldi, dedim yazayım.

Sonra bir de Tiziano Ferro vardı ki, o da gayliği dengeleme mevzum herhalde. Başkaları Barbie-Ken diye uğraşırken, ben bu ikisini birarada hayal ederdim galiba. Ama bu başka bir hikayenin konusu. Eheh. (Tiziano Ferro da çok tipsizmiş lan.)