"Neyin kafasındasın?" diye soruyorum bazen kendi kendime. "Niye bu kadar saçmalamak için çabalıyorsun? Neden ki bu kadar can sıkıntın?"
"Rahat bırak beni." diye cevap veriyorum sonra. "Bak, seni meşgul tutuyorum."
Sıkça kendi kendime konuşuyorum. Yüksek sesle de konuşuyorum. Kendi kendine konuşanlara deli denir klişesine inanmıyorum. Kimse yokken yanımda konuşuyorum. Bazen kimse varken de konuşuyorum. Bazen kimse var oluyor, nasıl var olduğuna şaşıyorum. "Kimsesin sen", diyorum.
"Ding an sich gibi bir şeyim." diyor o da bana. Bakıyorum bakıyorum. Göremiyorum sanki. Var olduğunu da bilmiyorum da, kimse "ben geldim" diyor. "Nasıl?", diyorum ,"kimse yok ki?" "Aman sana ne, kimse kim." diyor o da.
Neyin kafasındayım bilmiyorum.
Ama güzel bir kafam var. Güle güle kullanıyorum.
Sabah sabah 5-6 kisilik doktor, hemsire ve bir adet idareci odami basti. Ne is anlamadim.
Asil doktorum oldugunu zannettigim adam bir tanidik geliyor, bir tanidik.. Az once aklima geldi ki, Robert Sean’a benziyor.
Kendimi House’un Alman versiyonu cekiliyormus da, kendimi bir anda icinde bulmusum sandim.
Ustelik daha neyim oldugunu da bulamadilar, emin olamadilar.
Birazdan Hugh Laurie cikacakmis ortaya, benim ettigim mal mal laflari asagilayip, agzima sicip gidecekmis gibi geliyor.
Hadi bagalim.